The Crow: ‘Ölümsüz Aşk’

‘Bir zamanlar, insanlar birisi öldüğünde ruhunu bir karganın ölümün ülkesine taşıdığına inanırlardı. Ama bazen, çok kötü bir şey olduğunda, büyük bir keder de taşınırdı ve ruh rahat edemezdi. O zaman bazen, sadece bazen karga yanlış şeyleri düzeltmek için ruhu geri getirebilirdi.’

Daha ilk sahnesinden anlarsınız ki karanlık olaylar, hüzün, aksiyon dolu bir film sizi beklemektedir. The Crow, çizgi roman yazarı James O’Barr’ın kendi hayatında karşılaştığı kötü olayların da etkisiyle kaleme aldığı fantastik bir eser. Alex Proyas tarafından beyazperdeye uyarlanan bu eser aynı zamanda onun ilk uzun metraj filmidir. 

443cc01e739364eb44ab8b64370bf0efBundan sonrası izlemeyen okuyucularım için “spoiler” içermektedir; Filmin baş kahramanı rock gitaristi Eric Draven (Brandon Lee) ve nişanlısı Shelly Webster (Sofia Shinas) 30 Ekim’de evlenmelerine 1 gece kala, bir çetenin saldırısına uğrar. Onların küçük arkadaşı Sarah  (Rochelle Davis), ikisinin ölümüne çok üzülür ama yapacağı hiçbir şey yoktur. Vee aradan tam 1 yıl geçer. Eric’in mezarının üstünde gizemli bir karga görünür. Bu arada filmin bir çizgi romandan uyarlama olduğunu kullandıkları renklerden anlayabilirsiniz. Filmin genelinde koyu bir renk hakim  ve özellikle kötü ruhlu karakterlerin olduğu sahnelerde yoğun olarak kırmızı renk kullanılmış.  Sahneye geri dönersek; Ölülerin Efendisi Karga gagasıyla Eric’in mezar taşına sert darbelerle vurur ve Eric Draven canlanarak mezarından çıkar. Bu “ızdırap dolu” sahne o kadar duygusal, o kadar dramatiktir ki;  Eric, o derinden haykırışıyla sanki tam 1 yıl önce yaşadığı acıyı tekrar yaşıyor gibidir.  Veee Shelly ile olan güzel anılarının karanlığa gömüldüğü evine doğru yürümeye başlar. Eve ilk girdiğinde tüm anıları gözünde canlanır. Çok üzgündür ama yaşadığı azap, intikamını almasında yardımcı olacaktır!

‘Hayat, sadece ölüm yolunda bir rüyadır!’

Bir film içerisinde kullanılabilecek en etkileyici temalardan birisi ‘ölüm’. Bu filmde de öyle orjinal bir şekilde işlenmiş ki bu en gerçek duygunun yanında fantastik olgularda anlam kazanmış. Özellikle yağmurlu, fırtınalı havalarda ‘The Crow zamanı’ diyerek açıp sanki ilk defa izliyormuş gibi heyecanlanarak izlerim bu filmi. Brandon Lee’nin çekimler sırasında yanlış doldurulan bir mermi nedeniyle ölmüş olması da,  beni bu filme bağlayan önemli nedenlerdendir. 

Filmdeki diyaloglar da oldukça başarılı.  Bununla ilgili aklımda kalan Eric’in, polis memuru Albrecht’in evine sürpriz bir ziyarette bulunduğu sahne vardır: Eric masa üzerinde bir fotoğraf görür ve Albrecht’e fotoğraftakinin karısı mı olduğunu sorar. Albrecht üzülerek onaylar ve karısıyla ayrılmak üzere olduklarını söyler. Eric de bu duruma şaşırır ve üzgün bir ifadeyle: ‘Küçük şeyler Shelly için çok şey ifade ederdi. Bense önemsiz şeyler olduklarını düşünürdüm. İnan bana, hiç bir şey önemsiz değildir!’ der. Ne kadar da doğrudur!

90’lı yıllara damgasını vuran bu film o dönem gençliğini, özellikle gothic-punk kültürünü benimseyen kesimi derinden etkilemiştir. Tutkulu bir fan kitlesinin oluşmasını sağlayan etkenlerden birisi de bence filmin soundtrack şarkılarıdır. Ben özellikle enstrümantal şarkılarının hastasıyım. Buna ek olarak The Cure’in seslendirdiği ‘Burn’, Medicine’e ait Time Baby III enfes şarkılarındandır.  Sahne sahne bahsedilecek çok şey var ama ben lafı daha fazla uzatmayayım ve Brandon’ın gitarının çığlığıyla sizleri baş başa bırakayım…


 

Bir Cevap Yazın