Hayatın Kaynağı

Uzun bir aradan sonra tekrar yazabilmek ne güzel… Bazen hangi konuda olursa olsun aklınıza fikirler gelir unutmak istemezsiniz ve panik halinde bir kenara karalarsınız ana başlıkları, işte ben de şu an o  panikle yazıyorum. 🙂 O yazmadığım uzun arada bu heyecanla not aldığım çok konu birikti aslında ve en kısa zamanda onları da paylaşacağım.

Yönetmen Darren Aronofsky

Bu yazımda benim için ne enteresandır ki türü bilim-kurgu olmasına rağmen en sevdiğim filmlerin ilk üçünde yer alan ‘The Fountain’ filminden bahsedeceğim. Çok popüler bir film değil aslında ama bilenler bilir diyebilirim. Yönetmeni Darren Aronofsky hani şu sarsan, afallatan ‘Requiem for a Dream’ filminin de yönetmeni…

Aronofsky bu filmi 30’lu yaşlarıyla tanışmaya başladığı ve en önemlisi ailesinde kanser hastalığı çıkmaya başladığı dönemde yazmaya başlamış. Aronofsky, bu filmle ilgili bir röportajında o dönemlerde oldukça duygusal olduğunu ve yirmilere elveda derken aslında bir gün ölme ihtimalinin çok daha yakın olduğunu hissetmeye başladığını söylüyor. Tam 30’umda olduğumu ve benzer bir durumu yaşadığımı düşünürsek Aronofsky’ı en iyi anlayanlardan biri olabilirim. Belki de bu filmden bu kadar çok etkilenme nedenim de bu olabilir.

Filmin Konusu ve Kurgusu

Film 3 zamanlı olarak ilerliyor.  Şu anki zamanda bilim adamı olan Tommy Creo, ölmek üzere olan kanser hastası eşi Izzi’yi kurtarabilmek için umutsuzca hastalığa çare bulmaya çalışıyor. Izzi de aynı zamanda 16. yüzyılda İspanya’da geçen ‘The Fountain’ adında bir hikaye yazıyordur. Hikâyede Engizisyon tarafından toprakları elinden alınmakla tehdit edilen Kraliçe Isabella, sadık konkistador Tomas’ı İspanya ‘yı kölelikten kurtarabilmenin tek yolu olduğuna inandığı Hayat Ağacını araması için Maya ormanlarına gönderir. Bu arada savaşçı Mayalıları canlandıran karakterlerden yarısına yakını gerçek Mayalılardan oluşuyormuş. Hikâye İspanya ‘da başlayıp Xibalba denilen Nebula’da bitecektir ancak Izzi’nin hikâyeyi bitirecek kadar zamanı olmadığı için Tommy’den hikâyeyi bitirmesini ister.

Aronofsky, başlangıçta The Fountain’ı Brad Pitt ve Cate Blanchett ile birlikte 70 milyon dolarlık bir bütçeyle yönetmeyi planlamış ama filmin maliyetlerinin bütçeyi aşması ve Pitt’in o sırada Truva filmine başlama kararı almasıyla yapım şirketi Warner Bros filmin çekimini durdurmuş. Yönetmen Aronofsky senaryoyu tekrar elden geçirmiş ve başrollerde Hugh Jackman ve Rachel Weisz ile 35 milyon dolarlık bütçeyle filmi yeniden çekmeye başlamış. Aronofsky o dönemlerde Rachel Weisz ile ilişkisi olduğu için başta ayrımcılık olmaması adına Weisz’in filmde yer almasına çok sıcak bakmamış, özellikle Hugh Jackman’ın ısrarıyla kadroda yer almasına karar verilmiş. Bu durum bir yana, filmin can alıcı konusunun önüne geçmemesi adına ben özellikle Pitt ve Blanchett’in başrollerde olmamasının daha iyi olduğunu düşünüyorum.

‘Ölüm bir hastalıktır ve ben tedavisini bulacağım.’

Filmin içindeki mitoloji, sorgulanan kavramlar ve yaşanan ağır dram hayal gücümüzün sınırını zorlayan muhteşem bir görsel şölenle anlatılıyor. Özellikle gerçeküstü sahnelerin olduğu kısımlarda çalan müziklerle, kurgunun içinde eriyip gidiyorsunuz. Aronofsky, filmin müzikleri için daha önce Requiem for a Dream filminde de birlikte çalıştığı Clint Mansell ile çalışarak oldukça isabetli bir karar vermiş.

Film, “Sonsuza dek yaşayabilir miydiniz?” gibi sorular sorar ve ölümün üstesinden gelmek için bir adamın yolculuğunu tasvir eder. (Spoiler içerir.) Bununla ilgili filmin en iddialı sahnelerinden biri; Kaderden kaçmaya çalışan bilim adamı Tommy’nin, karısının mezarında Dr. Lillian ile konuşmasıdır. Tommy çok üzgündür ve yaşadığı duruma rağmen kaderi kabul etmez. Dr. Lillian’a döner ve ‘Ölüm bir hastalıktır, tedavisi vardır ve ben onu bulacağım.’ der…

Bu hikayedeki eylemler gerçek mi sembolik mi çok net değil. Açıkçası bir kez izleyerek anlamlandırabileceğiniz bir film de değil. Sanırım ben 2. ya da 3. izleyişimde parçaları yerine oturtabildim. Bilim-kurgu dışında ağır bir dram filmi de aslında, üstüne Maya efsanelerinin yer aldığı mitolojik konulardan da bahsediliyor. Bu mitolojik konularla ilgili biraz daha araştırma yapılarak izlense, daha anlaşılır olabilir. Siz yine de filmin ilk 10 dakikasına aldanıp, izlemekten vazgeçmeyin. Ölümün gizemi gibi mistik konular, gerçek ve gerçeküstü zamanlar arasındaki bağlantılar Aronofsky’ın da dediği gibi hepimiz için ortak bir noktaya varıyor.

Bir Cevap Yazın