İletişim ve Dilbilimine Farklı Bir Bakış – ARRIVAL

Yazan: Ozan Can Hacıoğlu

Güzel sanatlardaki eserlerin (özellikle sinema) muhteşemlik derecesi evrensel olabilmesiyle birlikte, asılında hiç yadırganmayacak kadar da subjektiftir. Her filmi, her müzik türünü, her edebi eseri her insan beğenmeyebilir; beğenmek, sevmek, ilgi göstermek ve hayran olmak zorunda değildir.

Nitekim, bazı eserler var ki, es geçemeyiz. Hatta bahsi geçen eserin hayranlık uyandıran muhteşemliğini evrensel olarak kabul ederiz.

Ne yalan söyleyeyim, her film ben de demin bahsettiğim kadar hayranlık hissi uyandırmaz, fakat uyandırdığı zaman da etkisinden kurtulmam bazen tüm günümü alabilir. İşte bu hissiyatı bana yaşatan ve “yahu neden daha önce izlemedim ki,” dedirten 2016 yılı yapımı “Arrival” filmidir.

(merak etmeyin, hala izlememiş olanlara karşı spoiler içermeyen bir yazıdır bu…)

Bir kere filmin senaryosu, daha ilk sekanslarında izleyicinin merakını uyandırıp, izlerken de sürekli kamçılayan bir kurguya sahip. Tabii ki de, filmin senaryosundan önce, esin kaynağının ne kadar başarılı ve insanı düşünmeye zorlayan inanılmaz bir bilim-kurgu hikayesi olduğunu söylemem gerekir.

Ted Chiang

Amerikalı bilim-kurgu yazarı Ted Chiang’ın “Story of your life” (Senin Hayatının Hikayesi) adlı kısa hikayesinin beyaz perdeye yansıtılmış halidir. Story of your life ilk kez 1998 yılında Tor Books yayınevinin Starlight 2 antolojisinde yer almış ve yazara 1999 yılında Sturgeon Award ve 2000 yılında da Nebula Award ödüllerini kazandırmıştır. Bu ödüller arasındaki Nebula ödülü,bilim-kurgu edebiyat türünün en prestijli ödüllerinden birisidir.

Ted Chiang’ın hikayesinde, aynen filmdeki gibi, incelenen ana temalar, Determinizm, dil ve Sapir-Whorf hipotezidir. Hipotez, genel olarak, insan düşüncesinin yerel dillerden çok yoğun bir şekilde etkilendiğini belirtir. Yani Türkiye’de konuştuğumuz Türkçe dili kültürümüzün bir parçası olmakla birlikte, dili konuşan toplumun düşüncelerinin konuştukları dilin kabiliyetinden, zarafetinden ve yapısından dolayı konuşan kişilerin düşüncelerini etkiler, hatta düşünme tarzında etki yaratır. Bu hipotezden çıkan sonuçsa, yine genel hatlarıyla, her dilin tamamen, edebi açıdan tamıtamına çevrilmesinin imkansız olması durumudur. Ne var ki, bu düşünce hipotez olarak kalmış ve halen daha ispatlanamamıştır.

Ted Chiang’ın sekiz kısa hikayesinin bulunduğu antolojisi (“Stories of Your Life & Others”) Monokl yayınları tarafından “Geliş” adıyla 2017 yılında basılmıştır. İlgilenen okuyucularımıza buradan duyuralım. Ted’in çok enteresan ve insan aklını adeta kırbaçlayan bir yazım dili ve uslubu var. Bu yönü, klasik bilim-kurgu edebiyatı yazarlarından kendisini ayrıştıran bir özelliği.

Ted’in hikayesinden 18 yıl sonra filminin yapılmış olması her ne kadar geç kalınmış gibi gözükse de, bence, yazarın anlatmaya çalıştığı fikirlerin ve yaşatmaya çalıştığı duyguların günümüz teknolojisine kadar beklemiş olması daha iyi olmuş. 16-18 yıl önce bu film yapılsaydı, şu satırları yazmamda beni bu kadar etkileyebilir miydi, pek sanmıyorum açıkçası…

Filmin IMDB’de 8.1 puan almış olması hiç de tesadüf değildir. Bir kere üzerinde gerçekten emek verilerek yapılmış bir film olduğunu filmin ilk 10 dakikasında anlıyorsunuz. Neredeyse minimal ışık düzeni ve yaklaşımı, seslerin kulaklarımıza vardığında beynimizde oluşturduğu yankılamalar ve tabii ki Amy Adams’ın ve Jeremy Renner’in inanılmaz oyunculuğu.

Amy Adams ve Jeremy Renner’in baş rollerindeki Arrival filminden bir sahne…

Ayrıca, filmin yönetmeni Denis Villeneuve‘nin yazar ekibiyle beraber filmin bilimsel ideolojisini ve gerçekliliğini korumak adına büyük çabalar harcadıklarını da unutmamak gerekir. Filmde geçen terminoloji, grafik ve bilimsel tariflerin doğruluğunu koruyabilmek ve izleyici de aynı hassasiyetle yansıtabilmek için dünyaca ünlü bilim adamı ve mucit Stephen Wolfram ile oğlu Christopher yapım aşamasında bilimsel danışmanlık bile vermişler.

Bence filmin etkileyici özelliklerinden biri de, filmin “tertemiz” çekilmemiş olması. Bundan kastım, yönetmen Denis Villeneuve ile görüntü yönetmeni Bradford Young’un adını verdikleri “Dirty Sci-fi” çekim şeklidir. Yani filmi izlerken gerçekten de, havanın kasvetli ve yağmurlu olduğu bir günde çekildiği hissiyatını vermesidir. Sanki kameranın lensine gri ama transparan bir filtre koyulmuş ve film öyle çekilmiş gibi geliyor insana. Yağmurlu havadan sizi koruyan camdan dışarı gri gökyüzünü ve bulutları izlerken bu filmin hayalini kuruyormuş gibi…

Filmi izlerken özellikle içerisine girip, geniş ekranda bana sunacağı dünyanın bir parçası olabilmem için o filmin müziklerinin de bir o kadar etkileyici olması beklerim ve isterim. En İyi Film Müziği dalında Oscar ödülü boşuna verilmiyor öyle değil mi? 🙂

Arrival filminin diğer bir harika özelliği de müzikleri.  Jóhann Jóhannsson, İzlanda’lı müzisyen, filmin müziklerini, daha çekimler başlamadan önce bestelemeye başlamış ve bundan dolayı da çekimler sırasında, yönetmen ve müzisyen arasında her sekansın görüntüyle sesin seyirciyle oluşturacağı derin duygusal bağı beraber yaratabilmişlerdir.

Tabii ki Jóhannsson’un bestelerinin yanında, beni de derinden etkileyen, Max Richter’ın minimalist bestesidir. Bu beste filmin hem açılış hem de kapanış müziğidir. Filmi izlemeden Richter’in aşağıdaki parçası dinlemek siz okuyucularımızı nasıl etkiler bilemem ama, filmi izledikten sonra bu parçayı tekrar dinlediğinizde Amy Adams’ın hayat verdiği Dr. Louise Banks’ın karakterini kendi benliğinizde özümleyebileceğinizi söyleyebilirim.

Yazıma başlarken “spoiler” vermeyeceğimi söylemiştim ama filmin konusunu çok kısa, detay vermeden bahsetmek istiyorum: Dikey elips şekilde görünen 12 tane ne olduğu belli olmayan yapı dünyanın 12 farklı noktasına iniyor ve insanlık bu gelen yabancıların iyi niyetli mi yoksa kötü niyetli mi olduğunu anlamaya çalışıyor.

Film özet olarak bu çerçevenin içinde bizleri sürüklese de satır aralarında iletişimin önemini pekiştirirken, bir yandan da dil bilimi dersi veriyor. Film öncesine kadar dilin, dilbiminin, konuşma eyleminin ve konuşup iletişim kurabilmenin önemi hakkında hiç bu kadar düşünmemiştim.

Arrival filmini izlerken, Robert Zemeckis’in (Back to the Future – Geleceğe Dönüş serisinin yönetmeni) yönettiği ve Jodie Foster ile  Matthew McConaughey’in başrollerinde olduğu, 1997 yılı yapımı “Contact” ile 2014 yılına damgasını vuran Christopher Nolan üstadın (evet adamın hayranıyım!) yönettiği ve Matthew McConaughey’in başrolünde olduğu “Interstellar” filmleri zihnimde çarpıcı çağrışımlar yaptı.

Şöyle ki; Contact filminde Jodie Foster’ın karakteri uzaylılarla iletişim kurmaya çalışıyor. Interstellar filmin de ise, Matthew McConaughey’in karakteri uzayda kızı ve dolayısıyla insanlıkla arasında iletişim kurmaya çalışıyor. Arrival film, iletişim konusunda diğer iki filmde olduğu farklı açıdan aynı eylemin önemini ve bilimini seyircilere sunuyor. Sanırım filmden bu kadar etkilenmemin diğer bir sebebi de bu olsa gerek.

Filmin, 26 Şubat 2017 tarihinde yapılacak olan Oscar töreninde sekiz dalda adaylığı bulunuyor. Ki, “La La Land” filmi bu yılki Oscar’larda 14 dalda aday gösteriliyor. Sekiz daldaki adaylıklardan bazıları ise; En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Uyarlama Senaryo. Ek olarak, film Altın Küre (Golden Globe) ödüllerinde; Amy Adams En İyi Kadın Oyuncu ve En İyi Özgün Müzik Altın Küre Ödüllü adaylığında yarışmıştır.

Arrival filmini hala izlemediyseniz şiddetle tavsiye ederim. “Neden daha önce sinemaya gidip, izlemedim ki sanki,” demeyin 😉

Bir Cevap Yazın