Kar Yağarken İzlemeye Bayıldığım Filmler

Yoğun kar yağışından dolayı, kendimizi evlere hapsetmek zorunda kaldıysak bence bunun tadını çıkarmalıyız.   Perdemizi aralayıp, sokakların kimsesiz olduğu bu bembeyaz manzaraya karşı ‘ne izlesem acaba?’ sorusunu sormakla başlayalım o halde:

Cold Mountain

Charles Fraizer’in romanından uyarlama olan Cold Mountain türkçe adıyla Soğuk Dağ filmi, kadrosundaki Jude Law, Nicole Kidman, Renee Zellweger gibi isimlerle dikkat çekiyor. Amerika İç Savaşını anlatan film, 7 dalda Oscar’a aday gösterilmiş ve en iyi yardımcı kadın oyuncu dalında Renee Zellweger’a Oscar’ı kucaklatmıştır. Film özellikle görselliğiyle büyülüyor. Bu harika kar manzarasına, Nicole Kidman’ın gözlerimizi alamadığımız güzelliği eşlik ediyor. Tabii Jude Law’ın endamının da hakkını yememek gerek… Film biraz uzun ama sonuna kadar izlettiriyor.

Hachi: A Dog Story

Yaşanmış hikayelerden esinlenilmiş filmler her zaman ilgimi çekmiştir. Hachi filmi hem bu sebeple hem de konusu gereği beni derinden etkiledi. Filmi ilk izlediğimde hüngür hüngür ağlayarak, ‘Nasıl yani böyle sadakatli bir köpek gerçekten var mıymış?’ diye sorup durdum kendi kendime. Evet böyle bir köpek varmış gerçekten. Japonya’da 1923-1935 yıllarında yaşamış. Tren istasyonunda unutulmuş bu köpeği sahiplenmek zorunda kalan profesör sonrasında ona çok bağlanmış. Üniversiteye ders vermeye giderken Hachi de hergün ona eşlik etmiş. Ve bir gün profesör kalp krizi geçirip, ölmüş. ‘Peki ya Hachi’ye ne olmuş?’

Hachi 10 yıl boyunca Tokyo’daki Shibuya istasyonunda sahibini beklemiş. Ve o günden bugüne kalan bu istasyondaki heykeli olmuş. Japonya’ya bir gün gidersem görmek isteyeceğim öncelikli şeylerden biri olacak Hachi’nin heykeli. Filmde profesörü canlandıran Richard Gere de bu hikayedeki sıcaklığı fazlasıyla yaşatmıştır bizlere. Bol ağlamalı, güzel seyirler…

The Revenant

88. Akademi Ödüllerinde 12 Dalda Oscar’a aday gösterilen en iyi yönetmen, en iyi erkek oyuncu ve en iyi görüntü yönetmeni dallarında Oscar alan enteresan bir filmdir The Revenant. Filmin çekimleri Kanada, ABD ve Arjantin’de yapılmış. Hava koşulları, çekim yerlerinin birbirinden uzak olması ve yönetmen Inarritu’nun filmi tarihi sırasına göre çekmek istemesi gibi nedenlerden dolayı temel çekimler 9 ayda tamamlanabilmiş.

1820’lerde yaşamış sınır sakini Hugh Glass’ın yaşam hikayesinden esinlenilmiş olan drama, Hugh Glass’ın (Leonarda Di Caprio) yoldaşlarının ihanetine uğraması ve yarı kızılderili oğlunun onlar tarafından öldürülmesi üzerine intikam peşine düşmesini anlatır. Bu intikam yolculuğunda Hugh Glass’ın başına gelmeyen kalmaz. Karla kaplı yollarda ayının saldırısına uğrar, aç kalmamak için kurt, böcek ne bulduysa yer…

Leonarda Di Caprio, sinema dünyasının yıllardır almasını istediği Oscar’ı bu film ile kazanmış olmasıyla capslere uzun bir süre malzeme olmuştur. Ben filmi sinemada izlemiştim, özellikle görselliğe hayran kalıyorsunuz. Üstelik yönetmenin üst düzey gerçekçilik için filmde doğal ışık kullanma isteğini ve emeğini de takdir ediyorsunuz. Filme dair daha detaylı bilgi isterseniz buyrunuz.

Home Alone

Bizim bidiğimiz adıyla Evde Tek Başına, çocukluğumun en tatlı, en eğlenceli filmlerindendir. Kışın ortasında kar yağarken hele ki yılbaşı zamanıysa alırsınız patlamış mısırınızı her bir sahnesini adım adım  bilseniz bile keyifle izlersiniz. Şu durmak bilmeyen kar yağışında biraz eğlenmek isterseniz Kevin’ın maceralarını izleyebilirsiniz.

‘The Lord of the Rings’ Serisi

Aslında bana göre bu film serisinin izleme zamanı yoktur. Bir anda o istek gelir ve 3 saat dünyadan soyutlanır, başka bir diyara göç edersiniz. Tolkien’in inanılmaz hayalgücünde ‘yüzük elimde Frodo Baggins olup Mordor’a yolculuğa mı çıksam, yoksa Elf mi olsam ya da Gandalf kadar iyi yürekli ve güçlü bir büyücü olup, kıskanç sihirbaz Saruman’a karşı mı savaşsam?’ soruları eşliğinde kaptırırsınız kendinizi. Başta söylediğim gibi bu filmin zamanı yok ama özellikle Elf’lerin olduğu sahnelerde kendinizi bir yaz günü kumsalda güneşlenirken hayal edemeyeceğinize göre kar kaplı dağlar alsın bizi içine o zaman.

Into the Wild

Gerçek bir hayattan esinlenilmiş bir film daha karşımızda! Genç Christopher McCandless’ın gerçek hikayesini anlatan film, onu bekleyen güzel kariyerini, ailesini ve bütün sahip olduğu şeyleri bırakıp, bir sırt çantasıyla doğaya doğru çıktığı yolculuğu anlatmaktadır. Christopher Alaska’ya ulaşma yolculuğunda bolca macera yaşar. Ama güzel anılarının yanında, filmin sonunda göreceğiniz doğanın vahşi yüzü ve yalnızlığın vermiş olduğu zorluğu maalesef ki yaşayarak öğrenir.

Bu film aile hayatına, sosyal ilişkilere, hırslara dair tokat gibi atılan bir cevabın geri teptiği, ‘ne olursa olsun herşey paylaştıkça güzel’ mesajını veren üzücü ama harika bir film. Filmin soundtrack şarkılarını benim çok sevdiğim 90’lara damga vuran grunge grubu Pearl Jam’in solisti Eddie Vedder yapmıştır. Ve her bir şarkıda hüzünlendirmiştir bizleri…

Bir Cevap Yazın